Karataş tarafından merkeze doğru giden otobüse bindim, elimde baklava kutusu vardı, kutu büyük değildi ama insan baklava taşıyınca sanki cam eşya taşıyor gibi davranıyor. Yağmur yağmıştı, durak önü hafif çamurdu, ayakkabının altı kayıyor, herkes otobüse biraz dikkatli biniyordu. Ben kutuyu koltuğuma koymam, kucağımda tutarım diye düşündüm, çünkü Gaziantep’te baklava kutusunu yan yatırırsan sadece tatlı değil, itibar da bozulur gibi geliyor insana. Otobüs Balıklı tarafına yaklaşırken kalabalık arttı, bir kadın yanıma oturmak istedi, ben kutuyu kaldırdım ama kaldırırken kapağın kenarı montumun fermuarına takıldı. O an çok küçük bir şey oldu ama ben sanki bütün otobüs bana bakıyor sandım. Kadın yavaş dedi, kızmadı, sadece söyledi. Ben de içinde baklava var dedim. Bunu dememe gerek yoktu aslında, kutunun üstünde kocaman yazıyordu. Kadın hiç şaşırmadan belli dedi, sonra camdan dışarı baktı. Otobüs bir kavşakta sert sayılmayacak ama hissedilir bir fren yaptı, kutu dizimden kaydı, iki elimle tuttum. Yan taraftaki çocuk da refleksle baktı. Kutuyu kurtardım ama kendimi kurtaramadım, çünkü bu kadar panik yapınca insan komik oluyor. Üniversite tarafından binen iki genç ayakta konuşuyordu, biri abi tatlıyı sigortalatmış dedi mi demedi mi tam emin değilim, belki ben öyle duydum. Ben hemen telefona baktım, duymamış gibi yaptım. Aslında kutunun içinde tatlı da bana ait değildi, akrabaya götürüyordum. Yani kendi tatlım olsa belki bu kadar gerilmezdim, emanet olunca insanın eli daha çok terliyor. Merkeze inince kutuyu kontrol ettim, şerbet biraz kenara yürümüş ama büyük felaket yoktu. Eve vardığımda yolda bir şey oldu mu” dediler, yok dedim. Sonra dayanamadım az kalsın kutu kayıyordu diye ekledim. Herkes kutuya baktı, kimse bana bakmadı. O an anladım ki bu hikayede asıl yolcu ben değilmişim, baklava kutusuymuş. Ben sadece onu taşıyan gergin görevliydim.