Artuklu’dan Kızıltepe tarafına dolmuşa bindim, elimde bir poşet vardı, içinde ablama vereceğim iki parça şey, bir kutu da kahve, çok önemli değil gibi ama kendi eşyamdan daha çok gerildim, dolmuşta yer buldum, poşeti ayağımın dibine koydum, sonra bir çocuk bindi, sonra biri çantasını koydu, sonra ben poşeti biraz yana aldım, yani poşetin hayatı benden bağımsız ilerlemeye başladı, Kızıltepe’ye yaklaşırken telefon çaldı, ablam neredesin dedi, ben de indim sayılır dedim, klasik yalan, daha inmemiştim, kapı açılınca aceleyle indim, üç adım sonra elim boş geldi, ama öyle hemen değil, önce rüzgar vurdu, sonra cebime baktım, sonra dedim poşet, dolmuş hareket etmişti bile, arkasından koşmak gibi bir düşünce geçti ama iki adım attım, durdum, çünkü hem komik görünecektim hem de yetişemeyecektim, ablamı aradım, poşet gitti dedim, o da nereye dedi, sanki poşetin kendi planı varmış gibi, duraktaki bir genç şoförü tanıdığını söyledi, aradı, poşet arka taraftaymış, akşam dönüşte bırakırım demişler, ben ablama poşetsiz gittim, kapıda yüzüme baktı, kahve de mi gitti dedi, en çok ona üzüldü galiba, akşam poşet geldiğinde kahve kutusu hafif ezilmişti, ablam onu yine de açtı, kokladı, iyiymiş dedi.